Almanya otomobil üretirken senin Ata’n ne yapıyordu?
Sosyal medyada karşıma bir sokak röportajı çıktı. Genç bir kadın, “Almanya otomobil üretirken senin Ata’n ne yapıyordu?” diye soruyordu. “Ata”dan kastının Atatürk olduğu belliydi.
Oysa dünyada otomobilin ortaya çıkışı, yüzlerce yıllık bilimsel birikimin ürünüdür. 1600’lerde Avrupa’da “kendi kendine yürüyen araç” fikirleri konuşulurken, Atatürk’ün doğmasına daha 288 yıl vardı.
Almanya 1886’da otomobili ürettiğinde Osmanlı’nın başında II. Abdülhamid vardı.
Peki, bu kadının hedefinde neden sadece Atatürk var?
Çünkü cahil…
Tarih 1923’te başlamadı. Geri kalmışlığın faturası neden sadece Atatürk’e kesilir?
Avrupa’da Newton, Galilei, Descartes gibi isimler modern bilimin temellerini atarken tarih sahnesinde Atatürk yoktu; Osmanlı vardı. 1600–1800 arası Avrupa’da bilim büyüyor, matematik ve mekanik gelişiyor, motorlu araçların ilk örnekleri ortaya çıkıyordu. Deneysel bilimin ve teknolojik buluşların bu iki yüzyıllık yükselişi, dünyanın geleceğini belirleyen en kritik dönemlerden biriydi.
Aynı yıllarda Osmanlı’da ise saray entrikaları, taht kavgaları ve iç çekişmeler gündemi belirliyordu. Avrupa’da 1769’da Cugnot ilk motorlu aracı yaptığında, Osmanlı tahtında III. Mustafa vardı.
Oysa Osmanlı, yüzyıllar boyunca dünyanın en güçlü imparatorluklarından biriydi.
Askerî üstünlüğü, geniş coğrafyası ve siyasi hâkimiyetiyle bilim ve sanayide öncü olabilecek güç ve imkâna sahipti. Avrupa’dan yükselen bilimsel devrimi görüp bilim insanlarını ülkesine çekebilseydi, belki de Sanayi Devrimi’nin temelleri Londra’da değil, İstanbul’da atılacaktı.
Avrupa laboratuvarlar kurarken, fizik ve mekanik tartışırken, Osmanlı yeniliklerden uzak durdu; ıslahat girişimleri yarım kaldı, bilimsel merak desteklenmedi.
Dünya devrim yaparken Osmanlı, o devrimi uzaktan izlemekle yetindi.
Şimdi soruyu birde şöyle soralım:
Avrupa bilimi, mekaniği ve mühendisliği geliştirdi; peki Osmanlı bu dönemde neyle meşguldü?
Yanlış anlaşılmasın; benim yaptığım, bu kadınınkine benzer biçimde körü körüne bir Osmanlı düşmanlığı değildir. Amaç, tarihi doğru okumaktır. Çünkü tarih, düşmanlık üretmek için değil, ders çıkarmak için vardır. Yapılan hataları eleştirmenin ötesine geçip tarihî şahsiyetlere kin ve nefret kusmak hiçbir şeyi değiştirmez.
Asıl yapmamız gereken; geçmişe tarafsız bir gözle bakmak, doğruları ve yanlışları birlikte görmek, gerekli dersleri çıkararak geleceğe yön vermektir.
Körü körüne Atatürk düşmanlığıyla bir yere varılamayacağını, tarihsel bağlamdan kopuk ve cehaletle beslenen bu zihinlere anlatmanın gerçekten zor olduğu ortada. Ancak gerçekler değişmiyor: Suçu yanlış yerde aramak, tarihi siyasallaştırmak, ne geçmişi anlamaya ne de bugünü doğru yorumlamaya katkı sağlar.
