Kürt Meselesi ve Türkiye’nin Birlik Denklemi

Recep Tayyip Erdoğan bir dönem meydanlarda “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” sözleriyle milyonlara sesleniyordu.

Bu söylem, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü anlatan en güçlü siyasi ifadelerden biriydi.

Fakat bu söylem zamanla terk edildi.

Peki ne oldu?

Bence bunun cevabını yalnızca bugünün siyasetine bakarak bulamayız. Bunun için Cumhuriyet’in kuruluş şartlarına ve Atatürk’ün nasıl bir Türkiye devraldığına bakmak gerekiyor. Çünkü Atatürk’ün önündeki mesele sadece yeni bir devlet kurmak değildi. Asıl mesele, 72 milletin yaşadığı bir coğrafyada bu insanları aynı devletin çatısı altında bir arada tutabilmekti.

Anadolu ve çevresi yüzyıllar boyunca çok farklı milletlerin, etnik kimliklerin, dillerin ve inançların yaşadığı bir coğrafya oldu.

Türkler, Kürtler, Rumlar, Ermeniler, Araplar, Zazalar, Arnavutlar, Azeriler, Bulgarlar, Gürcüler, Çerkesler, Lazlar, Boşnaklar, Pomaklar, Süryaniler, Yahudiler ve daha birçok topluluk bu coğrafyanın farklı dönemlerinde aynı siyasi yapı içerisinde yaşadı. Osmanlı İmparatorluğu uzun süre bu farklılıkları kendi sistemi içerisinde bir arada tutmayı başardı. Fakat imparatorluk zayıfladığında tablo değişti.

Osmanlı’nın zayıflamasını fırsat bilen farklı topluluklar kendi milli kimlikleri etrafında örgütlenmeye başladı. Rumlar, Sırplar, Bulgarlar, Ermeniler, Arnavutlar ve diğer topluluklarla yaşanan ayrışmalar, Osmanlı’nın parçalanmasına kadar uzandı. Üstelik bu ayrılıkların bedeli yalnızca siyasi değildi. Savaşlar yaşandı, isyanlar çıktı, insanlar öldü.

Bir zamanlar aynı devletin çatısı altında yaşayan insanlar, devlet zayıfladığında birbirlerini düşman olarak görmeye başlayabildi.

Atatürk işte bu acıların yaşandığı bir dönemin içinden çıktı. Dolayısıyla onun önündeki soru son derece zordu.

Onlarca farklı kimliğin yaşadığı bu coğrafyada yeni kurulan Cumhuriyet nasıl ayakta tutulacaktı?

Atatürk bunun cevabını ortak bir millet ve vatandaşlık anlayışında aradı.

Mesele ırk değil, ortak millet yaratmaktı.

Atatürk’ün “Türk milleti” anlayışını yalnızca ırk üzerinden okumak büyük bir yanılgı olur. Onun amacı kafatasçılık değildi.

Eğer mesele kan bağı ve ırk olsaydı “Ne mutlu Türküm diyene” değil, “Ne mutlu Türk doğana” denmesi gerekirdi.

Ama söylenen “Ne mutlu Türküm diyene” idi. Buradaki “diyene” kelimesi son derece önemlidir. Çünkü burada doğuştan gelen bir ırk üstünlüğünden çok, ortak bir aidiyet ve vatandaşlık anlayışı vardır. Atatürk, bu topraklarda yaşayan farklı kökenlerden insanların zaman içerisinde kendilerini aynı milletin parçası olarak görmesini istiyordu.

Aynı bayrak altında yaşamak…

Aynı devletin geleceği için birlikte mücadele etmek…

Birbirini yabancı değil, kardeş görmek…

Atatürk’ün projesinin temelinde bu düşünce vardı.

Osmanlı’nın nasıl parçalandığını gözleriyle görmüştü. Rumların, Ermenilerin, Sırpların, Bulgarların, Arnavutların ve diğer toplulukların imparatorluktan kopuşunun ne kadar ağır sonuçlar doğurduğunu biliyordu.

Dolayısıyla Cumhuriyet’in kuruluşunda güçlü bir ortak kimlik oluşturmak yalnızca bir ideolojik tercih değildi. Böylesine parçalı bir coğrafyada yeni devletin ayakta kalabilmesi için bir zorunluluk olarak görülüyordu. Amaç, farklı insanları aynı devletin içerisinde tutabilecek ortak bir kimlik oluşturmaktı.

Cumhuriyet döneminde yapılan birçok devrimi de bu büyük dönüşümden bağımsız düşünmemek gerekir.

Harf Devrimi Cumhuriyetin ortak eğitim ve kültür alanını oluşturma çabasının bir parçasıydı.

Soyadı Kanunu da eski toplumsal düzenin yerine yeni Cumhuriyet vatandaşlığının yerleştirilmesi sürecinin parçalarından biriydi.

Laiklik de bu ortak vatandaşlık projesinin önemli bir parçasıydı.

Bütün bunların ortak noktasında şu düşünce vardı:

Yeni devletin vatandaşları önce ortak bir zeminde buluşmalıydı.

Bu politikaların tamamını bugün “asimilasyon” ve “dinsizlik” kelimesiyle açıklayanlar var.

Fakat Atatürk’ün projesini “insanların kimliğini ve inançlarını yok etmek” şeklinde açıklamak yanlış olur.

Çünkü onun temel sorunu şuydu:

72 millet hem güçlüyken hem de zayıfken nasıl bir arada yaşayacaktı?

Ve bu soruya verdiği cevap, farklı etnik kimlikleri ortak bir Türk milleti ve vatandaşlık kimliği etrafında birleştirmek oldu. Laiklik ise farklı din ve mezhepler üzerinden oluşabilecek ayrışmaların önüne geçmeyi amaçlıyordu. Böylece hem etnik kimliklerin hem de inanç farklılıklarının toplumsal çatışmaya dönüşmesini engelleyerek, herkesin aynı devlet çatısı altında barış içinde yaşaması hedeflendi.

Neden Türk kimliği?

Madem amaç bütün vatandaşları birleştirmekti, neden bunun adı “Türk milleti” oldu?

Bunun da tarihsel ve siyasi bir karşılığı vardı.

Cumhuriyetin kurulduğu coğrafyada nüfusun yaklaşık yüzde sekseni Türklerden oluşuyordu. Dolayısıyla farklı kökenlerden gelen insanları ortak bir siyasi kimlik altında birleştirmek için “Türk milleti” kavramının kullanılması entegrasyonu daha kolay hale getirecekti.

Burada asıl hedef insanların geleceğini ortaklaştırmaktı.

Dünün kimliğinden ziyade yarının ortak vatandaşlığını oluşturmak.

Peki bu proje başarılı oldu mu?

Bence önemli ölçüde başarılı oldu.

Bugün Türkiye’nin dört bir yanında farklı etnik kökenlerden insanların aynı devletin vatandaşları olarak yaşayabilmesinde Cumhuriyetin oluşturduğu ortak kimlik anlayışının önemli bir payı olduğunu inkar edemeyiz.

Fakat Türkiye son yıllarda geçmişteki bazı uygulamaları “inkar politikası” olarak değerlendirerek yeni bir döneme girdi. Özellikle Kürt meselesinde yeni bir yaklaşım ortaya çıktı. Elbette Kürt vatandaşlarımızın kültürünü, dilini ve kimliğini yok saymak doğru değildir.

Fakat bir başka tehlikeye de dikkat etmek gerekiyor:

Etnik kimliklerin siyasi ayrışmanın merkezine oturması.

Bugün Kürt kimliği üzerinden başlayan tartışmaların yarın nereye kadar gideceğini kestirmek kolay değil.

Kürtçenin resmi dil olması tartışmaları…

“Türk milleti” kavramının sorgulanması…

“Türk” kimliğinin yalnızca bir etnik kimlik olarak değerlendirilmesi…

Ve bazı çevrelerde “Kürdistan” gibi siyasi kavramların daha yüksek sesle dile getirilmesi…

Bunların her birinin kendi başına farklı bir tartışması olabilir.

Ancak hepsini bir arada düşündüğümüzde ortak kimliğin zayıflaması konusunda endişe duymak da mümkündür.

Çünkü bugün sadece Kürt meselesini konuşamayız. Türkiye’nin gelecekte farklı etnik kimlikleri nasıl bir arada tutacağını da konuşmalıyız.

Atatürk’ün en büyük kaygılarından biri aynı acının yeni kurulan Cumhuriyet’te tekrar yaşanmamasıydı.

Bu nedenle “ulus devlet” dedi.

Farklı kökenlerden gelen insanları Türk milleti çatısı altında birleştirmeye çalıştı. Bunu bir ırk üstünlüğü kurmak için değil, bir daha parçalanmamak için yaptı.

Bugün ise Türkiye, etnik kimlikler arasında yeni bir denge arıyor. Bu yaklaşımın ülkeye ne getireceği önümüzdeki yıllarda daha net görülecektir.

Mehmet Kaya
✉️ mkaya@haberzon.com.tr
Yazarın tüm yazılarını gör →

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu