Vahdettin hain miydi?
Bu soruya cevap vermeden önce Vahdettin döneminde imzalanan Mondoros Mütarekesine gidelim. 1918 sonbaharında Osmanlı Devleti’nin askeri durumu çok kötüydü. Müttefik Almanlar çökmüş, cepheler dağılmış, ekonomi tükenmişti. Bu nedenle Vahdettin’in önünde pek seçenek kalmamıştı.
Mondros Mütarekesi imzalandığında halkın ilk tepkisi büyük ölçüde “savaş bitti” sevinciydi. Çünkü Osmanlı toplumu yıllardır aralıksız savaş içindeydi:
- Trablusgarp Savaşı
- Balkan Savaşları
- I. Dünya Savaşı
derken halk bitkin düşmüştü. Açlık, salgın hastalıklar, asker ölümleri ve ekonomik çöküş çok ağırdı. Bu yüzden ilk anda birçok insan mütarekeyi “nihayet ölüm duracak” diye karşıladı.
İstanbul’da hatta bazı yerlerde kutlama havası bile oluştu. İnsanlar:
- askerlerin döneceğini,
- işgallerin olmayacağını,
- barış yapılacağını,
- hayatın normale döneceğini
düşünüyordu.
Fakat kısa süre sonra mütarekenin şartları ortaya çıkınca hava değişmeye başladı. Özellikle anlaşmanın:
- İtilaf Devletleri’ne istedikleri stratejik noktayı işgal etme hakkı vermesi,
- ordunun dağıtılması,
- silahların teslim edilmesi,
- haberleşme ve ulaşımın denetlenmesi
çok büyük tepki yarattı.
En büyük kırılmalardan biri ise:
- İzmir’in İşgali oldu.
İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgal edilmesi Anadolu’da şok etkisi yarattı. Çünkü halkın önemli kısmı, mütarekenin böyle bir parçalanmaya yol açacağını beklemiyordu. İşgaller arttıkça “barış” umudu yerini öfkeye bıraktı. İşgalcilerle birlikte Rum ve Ermeni çeteler Türk halkına zulüm yapmaya başladılar.
Halkın tepkisi iki aşamalıydı:
- İlk günlerde:
“Şükür savaş bitti” düşüncesi hakimdi. - İşgaller başlayınca:
“Bu barış değil, teslimiyetmiş” düşüncesi yayıldı.
Özellikle 1919’dan sonra Anadolu’da büyük bir kesim mütarekeye karşı öfke duymaya başladı. Türk halkı düşmana karşı küçük gruplar halinde kendini savunmaya girişti.
Vahdettin ve İstanbul hükümeti “yeniden savaşmak felaket getirir” diye düşündü. Onlara göre yeni bir direniş:
- İstanbul’un tamamen işgaline,
- hanedanın kaldırılmasına,
- Anadolu’nun daha sert parçalanmasına,
- hatta daha büyük can kayıplarına
neden olabilirdi.
Bu nedenle uzlaşma ve diplomasi yoluyla “devletin elde kalan kısmını kurtarma” siyaseti izlendi. Fakat Ankara hareketi tam tersini düşünüyordu:
“Direnilmezse zaten ülke tamamen paylaşılacaktı”
İki taraf arasındaki temel fark buydu.
Bu yüzden İstanbul hükümeti, zaman zaman Ankara’yı durdurmaya çalıştı. Çünkü onların gözünde bu hareket:
- kontrolsüz bir isyan,
- devleti daha büyük felakete sürükleyebilecek riskli bir girişim
olarak görülüyordu.
Ama savaşın gidişi değişince dengeler de değişti. Özellikle:
- Sakarya Meydan Muharebesi
- Büyük Taarruz
sonrası Ankara’nın haklı olduğu düşüncesi güçlendi. Türk milleti başarılamaz denileni başardı.
Vahdetin ve İstanbul hükümetinin tutumu “yanlış hesap”, “teslimiyetçilik” hatta bazı çevrelerde “ihanet” olarak değerlendirildi.
Eğer Kurtuluş Savaşı başarısız olsaydı, bugün muhtemelen Vahdettin ve İstanbul hükümetinin daha gerçekçi davrandığı söylenecekti. Çünkü onların korkusu, Anadolu’daki direnişin ülkeyi tamamen yok oluşa sürüklemesiydi. İngiltere gibi büyük güçlere karşı kazanmak imkansız görünüyordu.
Vahdettin “hain miydi, değil miydi” tartışmasına sıkışıp kalmak yerine, tarihten ders çıkarmak çok daha önemlidir.
En büyük derslerden biri şudur:
Bir millet, varlığını başka devletlerin merhametine bırakamaz. Güçlü devletler kendi çıkarlarına göre hareket eder. Bu yüzden bağımsızlık ancak milletin kendi iradesiyle korunabilir.
İkinci büyük ders ise birlik meselesidir. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, “nasıl olsa kaybedeceğiz” düşüncesi teslimiyeti getirir. Oysa milletler bazen en umutsuz görünen anlarda ayağa kalkarak tarihlerini değiştirebilirler. Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği “Ya istiklal ya ölüm” sözü de tam olarak bunu anlatır:
Bağımsızlık uğruna mücadele etmek, sonucu belirsiz olsa bile teslim olmaktan daha değerlidir.
Bir millet birlik olursa, en zor şartlarda bile beklenmeyeni başarabilir.