Kürtçe Tabela Meselesi Nereye Gidiyor?
Türkiye’nin bazı doğu ve güneydoğu illerinde yol tabelaları, yaya geçitleri ve belediye binaları gibi alanlarda Kürtçe ifadelerin kullanılmaya başlanması yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi.
Konu artık yalnızca bir tabela meselesi olmaktan çıkmış durumda.
Bir tarafta “Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dili Türkçedir, kamuya ait tabelalarda Türkçe esas olmalıdır” diyenler var. Diğer tarafta ise özellikle Kürt vatandaşların önemli bir bölümü, “İngilizce ve Arapça tabelalar varsa neden Kürtçe olmasın?” diye soruyor.
İlk bakışta bu soru haklı gibi görünebilir. Ancak meseleye biraz daha dikkatli bakmak gerekiyor.
Çünkü burada asıl tartışılması gereken, bir dilin kullanılmasına karşı olup olmamak değil; kamuya ait tabelalarda hangi amaçla, hangi ifadelerin ve hangi isimlerin kullanıldığıdır.
Örneğin Trabzon’da veya Türkiye’nin turistik bölgelerinde Arapça ve İngilizce ifadeler görmek mümkün. Bunun temel amacı, bölgeye gelen yabancı ziyaretçilerin ulaşımını ve günlük hayatını kolaylaştırmaktır.
Fakat bu tabelalarda şehrin Türkçe adı değiştirilip başka bir siyasi veya tarihi kimlikle yeniden tanımlanmıyor.
Oysa Kürtçe tabelalarda Batman “Elih” Şanlıurfa “Riha” olarak ifade ediliyor.

Trabzon’un tabelasına “Trapezus” yazılmıyor.
Uzungöl’ün yanına başka bir tarihi isim eklenmiyor.
İstanbul’un tabelasına “Konstantinopolis” yazılması gibi bir uygulama da söz konusu değil.
İşte tartışmanın düğümlendiği nokta burasıdır.
Kamuya ait tabelalarda Türkiye Cumhuriyeti tarafından kullanılan şehir isimlerinin yerine farklı isimlerin geçirilmesi, meseleyi dil kullanımının ötesine taşır.
Çünkü bir şehrin başka bir dilde ifade edilmesiyle, o şehrin resmi olarak başka bir isimle tanımlanması aynı şey değildir.
Burada insanların sorması gereken soru şudur:
Amaç Kürtçe bilen vatandaşın hayatını kolaylaştırmak mı, yoksa şehirlerin kimliğini ve isimlendirilmesini değiştirmek mi?
Bu sorunun cevabı açık ve şeffaf biçimde verilmelidir.
Üstelik Türkiye’nin yakın geçmişi de bu konuda toplumun neden hassas olduğunu açıklıyor.
PKK’nın yıllardır yürüttüğü terör faaliyetleri, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelik tartışmalar ve zaman zaman ortaya atılan bağımsızlık veya ayrı bir siyasi yapı projeleri toplumda ciddi bir güven sorunu oluşturmuştur.
Bu nedenle bugün kamuya ait tabelalarda farklı şehir isimlerinin kullanılmaya başlanması, bazı vatandaşlarda doğal olarak “Bunun arkasında başka bir siyasi amaç mı var?” sorusunu doğurmaktadır.
Bu soruyu soran herkesi Kürtçe karşıtı veya Kürt düşmanı ilan etmek ise meseleyi çözmez. Tam tersine, toplumsal tartışmayı daha da zehirler.
Burada yapılması gereken şey çok basit:
Kriterler herkes için aynı olmalıdır.
Kamuya ait tabelalarda şehirlerin ve yerleşim yerlerinin resmi isimleri değiştirilecekse, o zaman bunun sınırı nerede başlayıp nerede bitecek?
Bugün bir şehrin başka bir isimle yazılmasını normal kabul edersek yarın başka şehirler için de aynı talep gelebilir.
O zaman İstanbul’a “Konstantinopolis” yazılması da mı normal olacak?
Anadolu’daki tarihi Rumca, Ermenice veya başka dillerdeki eski yer adlarının tamamının tabelalara eklenmesi de mi?
Eğer cevap “evet” ise, bunun açıkça ortaya konulması gerekir.
Eğer cevap “hayır” ise, o zaman hangi kriterin uygulanacağı da herkes için açıkça belirlenmelidir.
Türkiye’de farklı dillerin konuşulması bir gerçektir.
Kürtçe de bu ülkenin vatandaşlarının konuştuğu dillerden biridir. İnsanların kendi dillerini konuşmasından rahatsızlık duymak başka şeydir, kamuya ait tabelalarda devletin resmi isimlendirme sisteminin değiştirilmesine itiraz etmek başka şey.
Bu ayrımı yapmadan yürütülen tartışma bizi hiçbir yere götürmez.
Mesele Kürtçe düşmanlığı değildir.
Mesele, kamuya ait alanlarda dil kullanımının hangi noktada kültürel bir ifade olmaktan çıkıp siyasi bir sembole dönüştüğüdür.
Devlet bu konuda açık, net ve herkes için eşit bir politika ortaya koymalıdır.
Çünkü bugün sessiz kalınan küçük bir uygulamanın yarın hangi noktaya taşınacağını kestirmek mümkün olmayabilir.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni ayrışma alanları oluşturmak değil, herkes için aynı kuralların geçerli olduğu bir düzen kurmaktır.
Bu nedenle tabela meselesi küçümsenecek bir konu değildir.
Daha fazla tartışma büyümeden, hangi dilin nerede ve hangi amaçla kullanılabileceği konusunda açık kurallar belirlenmeli; bu kurallar da Türkiye’nin tamamında eşit biçimde uygulanmalıdır.
Aksi halde bugün “sadece bir tabela” diyerek geçiştirilen tartışma, yarın çok daha büyük bir kimlik ve egemenlik tartışmasına dönüşebilir.